top of page

AÇLIKTAN TAMAHKÂRLIĞA: İNSAN NEDEN HİÇBİR ZAMAN YETER DEMEYİ BİLMİYOR?Hazırlayan: Münür Şenay

Yazarın fotoğrafı: MÜNÜR ŞENAY
MÜNÜR ŞENAY
20 Eki
7 dakikada okunur


İnsanlığın evrimsel geçmişinden günümüzün aşırı tüketim kültürüne uzanan bir yolculuk.

Bir zamanlar hayatta kalmak için daha fazlasına ihtiyacımız vardı. Peki bugün neden hâlâ daha fazlasını istiyoruz?

Bir düşünün…

Karnımız tok, evimiz var, temel ihtiyaçlarımızı karşılayabiliyoruz. Bankada birikimimiz, sahip olduğumuz mallarımız ve geleceğimizi güvence altına alacak imkânlarımız bulunuyor. Buna rağmen daha fazla para kazanmak, daha büyük bir ev almak, yeni bir arsa edinmek, daha pahalı bir otomobile sahip olmak istiyoruz.

Peki neden?

İhtiyacımız karşılandığı hâlde neden arzumuz sona ermiyor? Neden sahip olduklarımızın değerini çoğu zaman ancak onları kaybetme ihtimali ortaya çıktığında anlıyoruz? Neden bazı insanlar milyonlar kazandıkları hâlde daha fazlasını kazanma hırsından vazgeçemiyor?

Belki de bu soruların cevabını yalnızca günümüzün tüketim kültüründe, ekonomik sisteminde veya insanın kişiliğinde aramamalıyız.

Belki de insanın bugünkü davranışlarının bir bölümünü anlayabilmek için binlerce, hatta milyonlarca yıl geriye, atalarımızın hayatta kalma mücadelesine bakmalıyız.

Çünkü bugünün insanı modern şehirlerde yaşıyor olsa da biyolojik ve psikolojik özelliklerinin önemli bir bölümü, kaynakların kıt ve geleceğin belirsiz olduğu bir dünyada şekillendi.

Bu geçmiş, insanın neden ihtiyacından fazlasını istediğini anlamamız için önemli bir ipucu olabilir.

1. Atalarımızın dünyası: Bugün bulduğunu yarın bulamayabilirsin

İnsanlığın büyük bölümü avcı-toplayıcı yaşam koşullarında geçti. Yiyecek bulmak kolay değildi. Avın başarılı olup olmayacağı, bitkilerin ne zaman yetişeceği, hava koşullarının nasıl değişeceği ve bir sonraki öğünün ne zaman bulunacağı önceden bilinemezdi.

Bugün markete gidip istediğimiz yiyeceği satın alabiliyoruz. Oysa geçmişte bir insanın karşısına çıkan yiyecek, uzun bir arayışın ardından elde edilmiş değerli bir kaynak olabilirdi.

Böyle bir ortamda insanın kaynak bulduğunda bundan yararlanması, elverişli koşullarda daha fazla kaynak toplaması veya gelecekte kullanmak üzere biriktirmesi avantaj sağlayabilirdi.

Şöyle düşünelim:

Bir insan günlerce yiyecek bulmakta zorlandıktan sonra bol miktarda besinle karşılaşırsa ne yapacaktır? Bu fırsatı değerlendirmek, daha sonra yaşanabilecek kıtlığa karşı bir güvence oluşturabilir.

Elbette ilk insanların tamamının bulduğu yiyeceği aşırı tükettiğini söyleyemeyiz. İnsan toplulukları yiyecekleri paylaşmış, saklamış ve farklı stratejiler geliştirmiştir. Ancak kaynakların belirsiz olduğu bir dünyada fırsatları değerlendirmek, hayatta kalma açısından önemli olabilirdi.

İşte asıl mesele burada başlıyor:

Geçmişte hayatta kalmamıza yardımcı olabilecek bir davranış, bugünün koşullarında gereğinden fazla tüketmemize neden olabilir mi?

Evrimsel psikolojinin ve evrimsel uyumsuzluk yaklaşımının üzerinde durduğu sorulardan biri budur.

2. Evrimsel uyumsuzluk: Eski ihtiyaçlar, modern bolluk

İnsanlık tarihinin büyük bölümünde temel sorun kaynaklara ulaşmaktı. Günümüzde ise özellikle tüketim toplumlarında, kaynakların kolayca ulaşılabilir olması başka sorunları beraberinde getiriyor.

Geçmişte yiyecek bulmak için kilometrelerce yürümek gerekebilirdi. Bugün ise yüksek kalorili yiyecekler birkaç adım ötede bulunabiliyor.

Geçmişte bir insanın kullanabileceği eşya sayısı sınırlıydı. Bugün reklamlar, çevrim içi mağazalar ve sürekli yenilenen ürünler, insanın karşısına sayısız tüketim fırsatı çıkarıyor.

Geçmişte birikim yapmak için kaynak bulmak gerekiyordu. Bugün bazı insanlar ekonomik güvence elde ettikleri hâlde biriktirmeyi sürdürerek hiçbir zaman tam anlamıyla güvende hissetmeyebiliyor.

Evrimsel uyumsuzluk kavramı, geçmişte belirli çevre koşullarında işlevsel olabilen bazı eğilimlerin, çevre değiştiğinde olumsuz sonuçlar doğurabileceğini anlatır.

Bu durum, insanın bütün davranışlarının evrim tarafından belirlendiği anlamına gelmez. Kültür, eğitim, kişilik, ekonomik koşullar ve bilinçli kararlar da davranışlarımızı şekillendirir.

Ancak şu ihtimal önemlidir:

Kıtlığa karşı kaynak edinmeye yönelen bir canlı, kaynakların bol olduğu bir dünyada da daha fazlasını edinmeye devam edebilir.

3. Açlık yalnızca midede mi yaşanır?

İnsan yalnızca fiziksel açlık yaşayan bir canlı değildir.

Para, güvenlik, saygınlık, güç ve başarı için de bir arayış içindedir. Bu ihtiyaçların her biri belirli bir noktada karşılanabilir. Fakat insanın zihnindeki beklentiler aynı noktada durmayabilir.

Bir kişinin evi yoksa ev sahibi olmak gerçek bir ihtiyaçtır.

Bir kişinin geçimini sağlayacak geliri yoksa para kazanmak zorunluluktur.

Bir kişinin geleceği için yeterli güvencesi bulunmuyorsa birikim yapmak akılcı bir davranıştır.

Peki ya bunların hepsi karşılandıktan sonra?

İşte tam bu noktada ihtiyaç ile arzu arasındaki ayrım önem kazanır.

İnsan bazen bir nesneyi ihtiyacı olduğu için ister. Bazen gelecekteki bir tehlikeden korktuğu için ister. Bazen başkalarında gördüğü için ister. Bazen de yalnızca onu elde etmenin verdiği heyecanı yaşamak için ister.

Bunların hepsi aynı davranış gibi görünse de altında farklı psikolojik nedenler bulunabilir.

Dolayısıyla her fazla tüketim açgözlülük değildir. Her birikim de tamahkârlık anlamına gelmez.

Sorun, insanın neye sahip olduğundan çok, sahip olduklarının hangi noktada kendisine yetmez hâle geldiğidir.

4. Ödül tuzağı: Bir hedefe ulaşıyoruz, sonra yeni bir hedef koyuyoruz

İnsan beyni ödüllere yönelir. Bir hedefe ulaşmak, yeni bir şey edinmek veya başarılı olmak haz ve tatmin yaratabilir.

Ancak elde edilen tatmin her zaman kalıcı değildir.

Bir kişi uzun süre ev sahibi olmayı hayal eder. Sonunda evini alır. İlk zamanlarda mutludur. Bir süre sonra yeni ev, günlük hayatının sıradan bir parçası hâline gelir.

Ardından daha büyük bir ev istemeye başlayabilir.

Bir yatırımcı ilk milyonunu kazanmak için yıllarca çalışır. Milyonunu kazandığında kendisini başarılı hisseder. Daha sonra ikinci milyonu hedefler. İkinci milyona ulaştığında bu kez beş milyonu düşünmeye başlar.

Bu davranış her zaman yanlış değildir. Yeni hedefler insanın gelişmesini, üretmesini ve ilerlemesini sağlayabilir.

Fakat bir tehlike vardır: Kişi, hedeflerine ulaşmayı öğrenirken elde ettikleriyle yetinmeyi öğrenemeyebilir.

Böylece hayat, sürekli ertelenen bir mutluluk projesine dönüşür.

Önce şu ev alınacaktır, sonra daha büyüğü. Önce şu miktar biriktirilecektir, sonra daha fazlası. Önce şu başarı elde edilecektir, sonra daha yüksek bir başarı.

İnsan her defasında mutluluğu bir sonraki hedefe taşır.

En büyük tuzak, insanın sahip olduklarının yetersiz olması değil, yeterlilik ölçüsünü sürekli değiştirmesidir.

5. Tamahkârlığın diğer kaynağı: Başkalarıyla kıyaslanmak

İnsan yalnızca kendi ihtiyaçlarına bakarak karar vermez. Çevresindeki insanların neye sahip olduğunu da dikkate alır.

Komşumuz yeni bir otomobil aldığında kendi otomobilimizden memnuniyetimiz azalabilir. Bir arkadaşımız yeni bir ev aldığında daha önce yeterli bulduğumuz evimizi küçük görmeye başlayabiliriz.

Bir iş insanı için de benzer bir durum yaşanabilir.

Yıllarca çalışarak iyi bir işletme kurmuştur. Geçimini sağlamakta, ailesine destek olmakta ve geleceği için birikim yapmaktadır. Ancak rakibinin daha büyük bir ofise sahip olduğunu, daha fazla gayrimenkul aldığını veya daha yüksek kazanç elde ettiğini gördüğünde kendi başarısını yetersiz bulmaya başlayabilir.

Artık hedefi kendi ihtiyaçlarını karşılamak değildir. Başkalarının önüne geçmektir.

Burada önemli bir değişim yaşanır:

Kişi kendi hayatını yaşamaktan çıkar, başkalarının hayatını ölçü almaya başlar.

Oysa başkalarının sahip oldukları, bizim ihtiyaçlarımızın ölçüsü değildir.

Başkalarının daha fazlasına sahip olması, bizim daha fazlasına ihtiyaç duyduğumuz anlamına gelmez.

6. Para biriktirmek ile biriktirme tutkusunun arasındaki ince çizgi

Para biriktirmek akılcıdır. Geleceği düşünmek, ekonomik krizlere hazırlanmak ve beklenmedik olaylara karşı güvence oluşturmak önemlidir.

Ancak güvence arayışı ile bitmeyen biriktirme arzusu birbirinden ayrılmalıdır.

Bir insan, gelecekte karşılaşabileceği riskleri düşünerek belirli bir birikim hedefi koyabilir. Bu hedefe ulaştığında ekonomik durumunu yeniden değerlendirir ve kaynaklarını başka amaçlara yönlendirebilir.

Başka bir insan ise ne kadar biriktirirse biriktirsin yeterince güvende hissetmeyebilir.

Biriktirdiği para arttıkça kaybetme korkusu da büyüyebilir. Harcamaktan kaçınabilir, yaşamını gereksiz ölçüde kısıtlayabilir ve sahip olduğu imkânlardan yararlanamaz hâle gelebilir.

Burada sorun birikimin miktarı değil, birikimin hayat üzerindeki etkisidir.

Aynı durum gayrimenkul yatırımları için de geçerlidir.

Birden fazla eve, arsaya veya iş yerine sahip olmak tek başına tamahkârlık göstergesi değildir. Bunlar gelir, güvence ve üretkenlik sağlayabilir.

Ancak kişi, bütün temel ihtiyaçları ve makul güvence hedefleri karşılanmış olsa bile daha fazla edinme uğruna sağlığını, ailesini, huzurunu ve ekonomik güvenliğini tehlikeye atıyorsa davranışını yeniden değerlendirmelidir.

Servet sahibi olmak ile servet edinme arzusunun esiri olmak aynı şey değildir.

7. Tüketim ekonomisi, insanın eski eğilimlerini nasıl kullanıyor?

Modern ekonomi, insanların ihtiyaçlarını karşılayan ürünler üretmenin yanında, yeni arzular da oluşturabilir.

Reklamlar bir ürünün yalnızca işlevini anlatmakla kalmayabilir; onu statü, başarı, güzellik veya mutlulukla ilişkilendirebilir.

Bir telefon çalıştığı hâlde yenisi alınır. Bir otomobil ihtiyacı karşıladığı hâlde daha pahalı modeli istenir. Dolapta yeterince kıyafet varken yeni ürünler satın alınır.

Bazen bunlar bilinçli tercihlerdir. İnsanların estetik zevkleri, hobileri ve değişim istekleri olabilir.

Ancak tüketim, kişinin ihtiyaçlarından ve bütçesinden bağımsız bir alışkanlığa dönüşürse farklı bir tablo ortaya çıkar.

Ürünlerin sürekli yenilenmesi, kolay satın alma imkânları ve reklamların yarattığı beklentiler, insanın ödül arayışını besleyebilir.

Burada tüketim ekonomisinin önemli bir özelliği ortaya çıkar: İnsanların mevcut ihtiyaçlarını karşılamakla yetinmeyen bir pazar, onlara yeni istekler de sunabilir.

Böylece insan yalnızca bir ürün satın almaz; bazen daha başarılı, daha saygın veya daha mutlu olacağına ilişkin bir beklentiyi de satın alır.

Fakat satın alınan şey ile elde edilen sonuç her zaman aynı değildir.

8. İnsanın kendi kendine sorması gereken soru: Ne zaman yeter?

Bütün bu açıklamaların bizi getirdiği temel soru budur.

Ne kadar para yeterlidir?

Kaç eve sahip olmak yeterlidir?

Ne kadar tüketmek yeterlidir?

Hangi noktadan sonra daha fazla kazanmak, yaşam kalitesini artırmak yerine yalnızca yeni bir hedefe dönüşür?

Bu soruların herkes için geçerli tek bir cevabı yoktur. Çünkü insanların ihtiyaçları, aile sorumlulukları, ekonomik koşulları ve gelecek beklentileri farklıdır.

Ancak kişi kendi yeterlilik ölçüsünü bilinçli biçimde belirleyebilir.

Bir satın alma kararı öncesinde kendisine şu soruları sorabilir:

  • Bu ürüne gerçekten ihtiyacım var mı?

  • Bunu kullanacağım için mi istiyorum, yoksa başkalarında gördüğüm için mi?

  • Bu yatırım gerçek bir güvence sağlayacak mı?

  • Daha fazlasını elde etmek için hangi bedeli ödüyorum?

  • İstediğim şeye sahip olduktan sonra durabilecek miyim?

  • Bu karar hayatımı zenginleştiriyor mu, yoksa yalnızca sahip olduklarımın sayısını mı artırıyor?

Özellikle son soru çok önemlidir.

Çünkü insanın hayatındaki gerçek zenginlik, yalnızca sahip olduğu şeylerle ölçülemez. Zamanını nasıl kullandığı, sağlığını koruyup korumadığı, ilişkilerine ne kadar emek verdiği ve zihinsel huzurunu ne ölçüde koruyabildiği de önemlidir.

9. Stoacılığın ve bilgeliğin bize hatırlattığı gerçek

Antik çağlardan beri filozoflar, insanın arzuları ve yeterlilik duygusu üzerinde düşünmüştür.

Stoacı düşünce, insanın kontrol edebildiği şeylerle kontrol edemediği şeyleri ayırt etmesini öğütler. Sahip olduğumuz malları artırmak bizim için mümkün olabilir; fakat daha fazlasını istemenin bir noktada sona ereceğini garanti edemeyiz.

Budist düşünce ise arzulara ve sahip olduklarımıza aşırı bağlanmanın huzursuzluk yaratabileceğine dikkat çeker.

Bu yaklaşımların ortak noktalarından biri, insanın her arzusunu bir emir gibi kabul etmek zorunda olmadığını hatırlatmalarıdır.

Bir şeyi istemek, ona mutlaka sahip olmamız gerektiğini göstermez.

Bir fırsatın bulunması, onu değerlendirmemiz gerektiği anlamına gelmez.

Daha fazlasını elde edebilmek, daha fazlasına ihtiyaç duyduğumuzu kanıtlamaz.

İnsan, arzularını gözlemlemeyi ve onları gerçek ihtiyaçlarından ayırmayı öğrenebilir.

Belki de olgunluk, her istediğini elde etmekten çok, neyi istemeye değer bulduğunu anlayabilmektir.

SONUÇ: İNSANIN EN BÜYÜK MÜCADELESİ, SAHİP OLMAK DEĞİL, YETERLİLİĞİ ÖĞRENMEKTİR

İnsanlığın evrimsel geçmişi, kaynakların kıt olduğu bir dünyada şekillendi. Yiyecek bulmak, barınmak, güvenliği sağlamak ve geleceğe hazırlanmak hayati önem taşıyordu.

Bu geçmiş, kaynak edinmeye ve gelecekteki belirsizliklere karşı önlem almaya yönelik bazı eğilimlerimizin anlaşılmasına yardımcı olabilir.

Ancak günümüzün aşırı tüketimini, sınırsız biriktirme arzusunu veya bütün tamahkârlık davranışlarını yalnızca evrimle açıklamak doğru değildir. Psikolojik ihtiyaçlar, toplumsal rekabet, kültür, ekonomik sistem ve kişisel deneyimler de bu davranışların oluşumunda rol oynar.

Yine de geçmişten bugüne uzanan önemli bir çelişki vardır:

İnsan, geçmişte kaynak bulamadığı için hayatta kalma mücadelesi veriyordu. Bugün ise bazı insanlar ihtiyaçlarını karşılayacak kaynaklara sahip oldukları hâlde daha fazlasını elde etme mücadelesinden çıkamıyor.

Belki de sorun, insanın daha fazlasını isteyebilmesi değil; ne zaman durması gerektiğini unutabilmesidir.

Çünkü insanın bütün ihtiyaçları karşılanabilir, fakat arzuları için belirlediği sınırlar sürekli değişebilir.

Gerçek zenginlik, her şeye sahip olmak değildir. Gerçek zenginlik, sahip olduklarının hayatına ne kattığını bilmek ve daha fazlasına sahip olmanın uğruna neleri kaybetmeye değmeyeceğini anlayabilmektir.

Belki de kendimize sormamız gereken son soru şudur:

Hayatımızı daha iyi yaşamak için mi daha fazlasını istiyoruz, yoksa daha fazlasını istemeye alıştığımız için mi hayatımızı sürekli erteliyoruz?

Münür Şenay

NET Emlak Bursa

 
 
 

Son Yazılar

Hepsini Gör
RİSKİN EN BÜYÜK TUZAĞI: “BANA BİR ŞEY OLMAZ!”

İnsan neden tehlikeyi görür ama kendisini tehlikenin dışında tutar? Hazırlayan: Net Emlak Bursa / Münür Şenay Giriş: İnsan tehlikeyi bilir, fakat kendisine yakıştırmaz İnsanların hayatlarını tehdit e

 
 
 

Yorumlar


bottom of page